**Fethullah Gülen ile Tayyip Erdoğan'ın Araları Açıldı.(10.09.2006)**
**Zaman Gazetesi yazarı Hüseyin Gülerce, son bir ayda kaleme aldığı en az dört yazıda hükümete çok ciddi uyarı mesajları yolladı. Son olarak Cuma günkü
“Tezkerenin sonrası” başlıklı yazısında, örtük bir şekilde, hükümetin cemaate yönelik bir operasyon düzenleyebileceğini, bunu yapması halinde AKP’nin intihar etmiş olacağını yazdı.
-Peki meselâ (Gülen’in) Erdoğan üzerinde bir etkisi olur mu?
-O zaman demek ki Gülen’le en az görüşen siyasetçilerden biri?
-En azından kuvvetli bir bağ olmadığını söyleyebiliriz.
Kaynaklar: rusencakir.com
Fethullah Gülen ile Tayyip Erdoğan'ın araları açıldı
Fethullah Gülen cemaatinin önde gelen isimlerinden Zaman gazetesi yazarı Hüseyin Gülerce’nin son yazıları, cemaat ile Erdoğan arasında soğuk rüzgarlar estiğini kanıtlıyor.
Fethullah Gülen cemaati AKP hükümetine eleştirilerini yoğunlaştırıyor ve özellikle Başbakan Erdoğan ile arasına belirgin bir mesafe koyuyor. Çünkü Erdoğan’ın Çankaya yolunu açabilmek için kendilerini gözden çıkarabileceği yolundaki spekülasyonlar, Gülen’in yakın çevresi tarafından da inandırıcı bulunuyor. Örneğin cemaatin etkili isimlerinden, Zaman Gazetesi yazarı Hüseyin Gülerce, son bir ayda kaleme aldığı en az dört yazıda hükümete çok ciddi uyarı mesajları yolladı. Son olarak Cuma günkü “Tezkerenin sonrası” başlıklı yazısında, örtük bir şekilde, hükümetin cemaate yönelik bir operasyon düzenleyebileceğini, bunu yapması halinde AKP’nin intihar etmiş olacağını yazdı.
İşte Gülerce’nin o makalesinin son bölümleri: “AK Parti, kendisine destek verenlerle ters düşürülüp yalnızlığa mahkûm edilmek istenecektir. Öyle ki, kendisine sunulan düzmece belgeler ve medya destekli ‘resmi’ telkinlerle başlatılacak kampanya sonucunda, iktidar partisinin önde gelenlerine ‘asıl kabahat bizde değil, falanlarda’ dedirtmeye çalışacaklardır. Orada kalsa neyse. Bir de kendilerine ‘madem böyle düşünüyorsunuz, o zaman gereğini yapın’ denilecektir. Yani AK Parti siyaseten intihara sürüklenmek istenecektir.”
KOMPLO İDDİALARI
Gülerce’nin sözlerini deşifre edebilmek için, Şemdinli İddianamesi ile başlayıp Danıştay saldırısı, Atabeyler Çetesi olaylarıyla devam eden ve Org. Yaşar Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanlığını engellemek için yürütülen kampanyayla sonuçlanan süreci hatırlamak gerekiyor. Başta yüksek rütbeli subaylar olmak üzere toplumun bir kesimi, bütün bunları TSK’yı yıpratmaya yönelik bilinçli ve örgütlü bir komplo olarak gördü. Nitekim Org. Büyükanıt, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nı devrederken yaptığı konuşmada, bu olayın faillerinden hesap sorma kararlılığını vurguladı.
** Kimse açık açık isim vermedi ama Gülen cemaati ve onun polis teşkilatı içindeki uzantılarının suçlandığı yolunda inandırıcı söylentiler dolaştı. Örneğin Gülerce 18 Ağustos’ta kendilerinin haksız yere suçlandığını yazmıştı: “Hâlâ ülkemiz ve insanımız için yapılan çalışmaları ‘tehdit’ kategorisinde değerlendiren çevreler var. Bir hayır işinin arkasında dindar insanlar varsa, bundan rahatsız olanlar var. Diyalog, eğitim dedikçe yaptığınız işleri birinci dereceden tehlikeli bulanlar var. Nisbî hezeyan yaşanıyor. Rüyanızda bile göremeyeceğiniz senaryolar size mal ediliyor. Gündeme düşen her olayda sizin parmağınız aranıyor.”
Kökleri çok eskilere dayanan, son bir yılda iyice tırmanan ama adı konulmayan TSK-Gülen cemaati gerginliğinin geleceği AKP hükümetinin alacağı tavra bağlıydı. Beklenenin aksine AKP, açık ve net bir şekilde Gülen cemaatinden yana tavır almadı, onları aklamaya veya korumaya yönelik adımlar atmadı. Ama tersini de yapmadı. Bu gerilimi belli bir mesafeden, sadece izlemeyi tercih etti.
** Hükümetin tavrının cemaatte yarattığı rahatsızlığı Gülerce 18 Ağustos’taki yazısında şöyle dillendirmişti: “Dost bildiğiniz bazı yönetici ekiplerde bile bu senaryolara itibar edenler çıkıyor. Hatta sizi komploculukla itham edenleri görünce, ’siz de mi?’demekten kendinizi alamıyorsunuz... Senaryolar kapalı kapılar ardında yapıldığı için sizin tavzih ve tekzip yapma imkanınız da yok. Boğazınızda bir de düğüm var: Bu derdinizi paylaşacağınız insanları fenerle arıyorsunuz... Sizin derdiniz, sancınız var, bazılarının hiç umurunda değil. İnanmışlığın ne olduğunu bilmeyenlere adanmışlığı anlatmak çok zor.”
Ne zamandır siyasi kulislerde TSK’nın hükümete baskı yaptığı, Erdoğan’ın da Cumhurbaşkanı olabilmek için Gülen cemaatini gözden çıkarabileceği söyleniyor. Gülerce’nin Cuma günkü yazısı bu spekülasyonların cemaat çevresinde de inandırıcı bulunduğunu gösteriyor. Öyle ki Gülerce yazısını şöyle noktalamış:
“AK Parti içinde aklıselim sahibi insan çok. Dileriz önlerindeki süreci doğru okurlar, kendilerine güven yerine, milletin büyük çoğunluğu ile karşı karşıya gelmemenin tedbirlerini alırlar. İktidarda kalmak, cumhurbaşkanını seçtirmek, işaret ettiğimiz konunun önemi yanında ikinci derecede bile ehemmiyetli değildir...”
*** Aslında Gülen cemaatiyle AKP’yi kuran Milli Görüş kökenli kadroların arası hiçbir zaman çok iyi olmamıştı. Örneğin Gülerce 15 Mayıs 2006 günü Vatan’da Devrim Sevimay’ın sorularını şöyle yanıtlamıştı:
**Peki meselâ (Gülen’in) Erdoğan üzerinde bir etkisi olur mu?
Gülen Türkiye’de de olsa mevcut durum değişmez. Erdoğan partiyi kurarken de, belediye başkanlığı sırasında da Gülen’le çok sık görüşen biri değildi. Belki bir defa, belki iki defa görüştüler.
O zaman demek ki Gülen’le en az görüşen siyasetçilerden biri?
Evet, öyledir. Doğrusu ben şahsen keşke bugüne kadar Gülen’i ABD’de ziyaret etseydi diyorum.
Aralarında kopukluk mu var?
En azından kuvvetli bir bağ olmadığını söyleyebiliriz.
Gülen cemaati, Erdoğan’ın, Gülen’i ABD’de ziyaret etmek bir yana, yurtdışına o kadar çok çıkmasına rağmen gittiği yerlerdeki cemaat okullarına uğramamasına, Türkiye’deki hiçbir faaliyetlerine katılmamasına çok içerliyor. Bu noktada, Başbakan’ın, İstanbul’da olmasına rağmen Haziran’da İstanbul’da 4. düzenlenen Türkçe Olimpiyatı’na katılmaması bardağı taşıran damla oldu. Buna karşılık TBMM Başkanı Bülent Arınç ise aktif katılımıyla cemaatin gönlünü kazandı.
VEFA ARAYIŞI-ARINÇ-
Gülerce 10 Ağustos 2006’da “Vefa” başlıklı yazısında cemaatin Arınç’a olan şükranını şöyle tarif etti: “Onlar dava adamıdır. Onlar samimidir. Aslında aynı yolun yolcularısınızdır. Bir Türkçe olimpiyatını seyrederken sizinle birlikte heyecanlanır, gözyaşı dökerler. Sizi her yerde savunurlar. Gurbette, yalnızlığınızı gideren yiğit dostlardır onlar. Onların vefası öyle içten, öyle değerlidir ki, cennette onların komşuluğuna talip olursunuz."
Aynı yazıdaki şu satırlarda da hedef muhtemelen Başbakan Erdoğan’dı:
“Kimileri de ‘Yaptıkları çok güzel hizmetler; ama sadece işlerine baksalar... Bize akıl vermeye kalkmasalar...’ derler. İyi de sen kendi işini yapan biri değilsin ki. Ülkenin geleceği ile ilgili sorumluluk taşıyorsan, demokrasinin kuralları içinde fikrimi söylemeyecek, yanlış yapıyorsan ikaz hakkımı kullanmayacak mıyım? İşimi yapıyorken üzerime üzerime tehlikeler geliyorsa boynumu büküp bekleyecek miyim? O zaman işimi nasıl yapacağım? Hem ne hakla ülkesine, insanımıza, insanlığa hizmet eden insanlara ‘kır ayağını otur oturduğun yerde’ diyeceksiniz? Allah ömür verirse göreceğiz ki, 10 yıl sonra boynu bükük gezenler bu sonuncular olacak." (Kaynaklar: rusencakir.com k2 )
Biz akıl veriyoruz, Başbakan İstemiyor,
Bence Yanlış Yapıyor(03.02.2010)
-Fehmi Koru'ya göre; Gülen cemaati Başbakan'la güç oyununa neden girmez? Cemaatin iktidar ile polemiğe girmekten kaçındığı, ama memnun olmadığı başlıklar neler? Erdoğan'ın cemaate çektiği “dur bakalım” çizgisinin içeriği ne? -------------------------------------------------------------------------------------------------------------
- Erdoğan ve Remzi Gür’ün telefon görüşmesini sizce kim dinletip, sızdırdı?
- Peki bir varsayım; Gülen cemaati Tayyip Erdoğan ile güç oyununa girerse?
- Cemaatin iktidar ile polemiğe girmekten kaçınacağı ama memnun olmadığı başlıklar nelerdir?
- Aralarındaki bu “soğuk denge”nin dinamikleri neler?
- Bundan dolayı, biz akıl veriyoruz, o istemiyor. “Benim aklım bana yeter” ya da “Benim siyasi yol arkadaşlarım var” diyor.
Kaynak: t24
-- Erdoğan ve Remzi Gür’ün telefon görüşmesini sizce kim dinletip, sızdırdı?
Türkiye üzerinde operasyonel niyetleri olan pek çok yabancı ülke var. Ben bunların yerli uzantılarla temas halinde birtakım şeyler yaptığını düşünüyorum. Ama o konuşmanın özel olarak kim tarafından dinletildiğini ve sızdırıldığını bilmiyorum. Zaten bence Başbakan’ın dinlendiğini göstermek için sızdırıldı bu konuşma.
- “O telefon konuşmasını sızdıran kim?” sorusunu “Başbakan, Fethullah Gülen cemaatinin kendisi ile güç oyununa girmesinden rahatsız” diyerek cevaplayanları gerçekçi bulur musunuz?
Kendisine yakın birileri “Bak biz seni de dinleriz” demeye mi getiriyor; ben bu kanaatte değilim. Ama bu söylenenin şu kısmı doğru; benim tanıdığım Tayyip Erdoğan gücünü bir başka güçle sınattırmak istemez. Zaten bugün medya ve iktidar ilişkilerindeki sürtüşmelerin en önemli sebebi de Tayyip Erdoğan’ı ondan önceki Başbakanlarla kıyaslayıp,onun hakkında yanlış çıkarımlara varmaktır.
- Nasıl çıkarımlar; somutlaştırır mısınız?
Neydi o; Başbakan'la oturuyorlardı, tavla oynuyorlardı, “Şunu yaparsan seni şöyle destekleriz” diyorlardı, bakan atamalarında tavsiyelerde bulunuyorlardı v.s. Tayyip Erdoğan böyle bir Başbakan değil. O iktidarın paylaşılamaz bir şey olduğuna inanıyor. Sadece medya değil, kendisine yakın birileri başka bir güç haline dönüşürse o konuda da Başbakan’ın hiçbir müsamaha göstermeyeceği fikrindeyim. Bu konuda iddiaya da girerim.
- Peki bir varsayım; Gülen cemaati Tayyip Erdoğan ile güç oyununa girerse?
Gülen cemaati ya da başka bir cemaat “Başbakan tek başına kullanması gereken iktidar alanını başkalarıyla da paylaşır mı?” sorusuyla sonuçlanacak herhangi bir eylem içerisine giren her kim olursa olsun Başbakan’ın tepki vereceği kanaatindeyim. Diğer yandan Başbakan’ın Gülen cemaati ile ilişkilerinin böyle bir güç oyununa oturmadığı fikrindeyim.
'Gülen cemaati Başbakan'la güç oyununa girmez'
- Neden?
Tayyip Erdoğan’ın karakterinin Gülen cemaati gibi politikaya yakın duran kişiler tarafından görülmemesi mümkün mü? Onun için böyle bir şeyi yapmak akıllarından bile geçmez. Mantığa aykırı. Kalkıp da “Ben de gücüm, bak senin vaktiyle filanca ile yaptığın konuşmanın kayıtları bende” anlamına gelebilecek bir meydan okumasına girişemezler.
- Cemaatin iktidar ile polemiğe girmekten kaçınacağı ama memnun olmadığı başlıklar nelerdir?
“Madde madde şunlardır” diyecek bilgide değilim. Ama mesela “Filanca yere o adam değil de filanca adam olsa daha iyi olabilir” diye düşünebilirler. Hükümet kendi tercihinde bulunduğu için, bu tercih de onların arzularına aykırı olduğu için rahatsızlık duyabilirler. Ama bu durum, asla karşılıklı çatışma getirecek bir noktaya dönüşmez.
- Aralarındaki bu “soğuk denge”nin dinamikleri neler?
Ben soğuk bir denge olduğu kanaatinde değilim. Aralarında organik ilişki olamaz. Organik ilişki AK Parti ve kendi teşkilatı arasında olur. Kaldı ki AK Parti’nin tabanıyla Gülen cemaatinin tabanı örtüşmez. Cemaat AK Parti’ye oy verebilir. Ama bu aralarında organik bağ olduğu anlamına gelmez.
- Gülen cemaatinin siyasete nüfuz etme potansiyelini küçüksemek gerçekçi olmaz ama değil mi?
Ha bir “baskı grubu” diyebilirsiniz.
- Bu anlamda AKP’ye nasıl bir puan verirsiniz?
Bir defa cemaat ne Ecevit zamanındaki, ne de Refah-Yol zamanındaki cemaat. Cemaat daha güçlü ve kurallara daha çok uyarak davranıyor.
- Hangi kurallara?
Bugün karşısındaki kişinin ve partinin ne olduğunu biliyor. Zaten pek çok noktada kesişen noktalar var. Şöyle anlatayım; Tayyip Erdoğan, “Siyasette benimle yürüyen arkadaşlarım, yanımdakilerdir” diyor. O yol arkadaşlarının dışında kalanlara, “Onlar da bulundukları yerde devam etsinler” diyor. Yani gücü ancak siyasette yoldaş olduğu insanlarla birlikte kullanıyor. Başkasını o gücün içine sokmuyor. O insanın o güçte payı olsa bile. Bunu unutmayın. Tayyip Erdoğan enteresan; bugüne dek gelmiş geçmiş siyasiler arasında bu özelliklerinin hiç fark edilmediği bir insan. Bu özellikleri sayesinde ileride tutum ve davranışları daha iyi anlaşılacak.
'Cemaat Erdoğan'ın 'dur' çizgisine uyuyor, bilek güreşinde yenileceğini biliyor'
- Şöyle özetlemek mümkün mü; Cemaat, Erdoğan’ın “Dur bakalım” çizgisine uyuyor?
Doğru, Erdoğan “Dur bakalım çizgisini” çizince onlar da buna uyuyorlar. Zaten bu çizgi onların da lehine.
- O neden?
Kiminle bilek güreşi yaptığını biliyorsun ve yapmıyorsun. Yenileceğini biliyor çünkü.
- Daha önceki iktidarlarda bu çizgiyi kim, ne kadar çekti size göre?
Yine aynı yere geliyoruz; Tayyip Erdoğan iktidarın parçalanmazlığına inanıyor. Bu nedenle ne medya, ne de cemaatlerle “al gülüm ver gülüm” ilişkisine girmiyor. Kendisini ve iktidarını daraltacak hiçbir şeye müsaade etmiyor Tayyip Bey. Gazeteciler ile ilişkisi de öyle. Niye gazetecilere karşı tavrı böyle? Bundan dolayı, biz akıl veriyoruz, o istemiyor. “Benim aklım bana yeter” ya da “Benim siyasi yol arkadaşlarım var” diyor. Bu doğru bir şey mi; bence yanlış. Ama iktidarı böyle değerlendiği için böyle davranıyor, böyle düşünüyor.(Akıl veren gazeteciler fetöcü gazeteciler.)
**CEMAATTEN BAŞBAKAN’A ÜSTÜ KAPALI TEHDİT(25.03.2011)**
-Milletvekili seçimlerinde, cemaate yakın isimlerin listelere alınması isteniyor.
-Ve asıl olarak, Ergenekon operasyonlarının devam edilmesi isteniyor.
**Bilindiği gibi; cemaate yakınlığıyla bilinen İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ali Fuat Yılmazer bir gece operasyonuyla görevden alındı.
Yılmazer, Ergenekon operasyonlarının beyniydi.
Onun görevden alınması cemaati rahatsız etti.
*AKP’nin bu görevden almayla, Ergenekon konusunda geri adım attığı düşünülüyor ki, bundan endişe duyuldu.
Cemaat, AKP’ye verdiği destek üzerinden üstü kapalı tehditler yapmaya başladı. Cemaatin kendisini ne kadar güçlü gördüğünün net bir fotoğrafıdır bu.
Zaman gazetesi yazarı Hüseyin Gülerce, Fethullah Gülen’e yakınlığından dolayı , cemaatin sesi olarak bilinir.
Gülerce 18 Mart Cuma günkü yazısında, AKP’yle ilgili çok kritik bir yazı kaleme aldı.
Gülerce’ye göre; AKP’nin bu seçimde başarı kazanmasından endişe duyanlar vardı. Satır araları analiz edildiğinde, bu endişeyi duyanlar arasında cemaatte bulunuyordu.
Gülerce yazsında; AKP’yi ve Başbakan’ı “iç ve dış oyunlara gelmemesi” konusunda uyardı. Bu “oyunların” höşgörü, diyalog ve uzlaşma ile bozulacağını, yazdı.
Hüseyin Gülerce 23 Mart günü kaleme aldığı yazısında, yine üstü kapalı mesajlarla AKP’yi uyardı.
Wikileaks belgerinden yola çıkarak bir yazı kaleme alan Gülerce, “Erdoğan’ın geleceği vesayetle mücadeleye bağlı” gibi çok çarpıcı bir cümleye imza attı.
“12 Haziran’da, kuvvetli bir demokratikleşme iradesine çok ihtiyacımız var” diyen Gülerce, Cumhurbaşkan’ı Gül’den ise “demokrat” diye söz etti.
Peki tüm bu yazılar ne anlama geliyor?
Cemaat AKP’ye ne demek istiyor?
“Demokratikleşme iradesi”, “Erdoğan’ın geleceği vesayetle mücadeleye bağlı” gibi çarpıcı sözleri nasıl okumak lazım?
Görünen o ki; cemaat seçim öncesi Erdoğan’a üstü kapalı “tehditlerde” bulunuyor.
Milletvekili seçimlerinde, cemaate yakın isimlerin listelere alınması isteniyor.
Ve asıl olarak, Ergenekon operasyonlarının devam edilmesi isteniyor.
Bilindiği gibi; cemaate yakınlığıyla bilinen İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ali Fuat Yılmazer bir gece operasyonuyla görevden alındı.
Yılmazer, Ergenekon operasyonlarının beyniydi.
Onun görevden alınması cemaati rahatsız etti.
AKP’nin bu görevden almayla, Ergenekon konusunda geri adım attığı düşünülüyor ki, bundan endişe duyuldu.
Özellikle, son gazeteci operasyonları bardağı taşıran damla oldu AKP için. Cemaatin insanları pervasızca hapise atması AKP kanadında dahi tepkilere yol açtı.
Artık cemaatin intikam operasyonu çok açık görülüyordu.
Ali Fuat Yılmazer’in görevden alınması hükümetteki bu rahatsızlığın dışa vurumudur.
Tekrar yazalım:
Cemaat, AKP’ye verdiği destek üzerinden üstü kapalı tehditler yapmaya başladı. Cemaatin kendisini ne kadar güçlü gördüğünün net bir fotoğrafıdır bu.
Bakalım cemaat-AKP işbirliği daha nelere gebe olacak? (odatv)
**AKP-Cemaat Kavgasının Tarihçesi**
Ancak yine yanlış, yine eksik bilgilerle okumaya çalışıyorlar yaşananları.
Bakınız…Bu kavgayı ilk Odatv gündeme getirdi.
Herkesin sandığı gibi 7 Şubat 2012’de gerçekleşen MİT Krizi’nden sonra da değil…
12 Haziran 2011 Genel Seçimleri öncesinde başladı bu kavganın medyadaki yansıması…
Bugün “AKP ile Cemaat arasında kavga var, ey dostlar” diye yazanlar, 2 yıl önce bu kavgayı yazdığımız için bize “nifak sokuyorsunuz”, “fitneciler sizi” diye yazı döşüyorlardı. (odatv)
23 Mart 2011 tarihli Zaman’da Hüseyin Gülerce’nin “Erdoğan’ın geleceği vesayetle mücadeleye bağlı” sözünü,
2011 seçimleri sonrası Cemaat’in dilediği kadar milletvekili seçtirememesinin nedenini, 2011 YAŞ’ına Cemaat’in verdiği tepkiyi…
Bir diğer Zaman yazarı Ali Ünal 12 Eylül 2011 tarihli "Ustalık Dönemi ile İlgili Üç Endişe" başlıklı yazısını,
23 Kasım 2011’de Zaman gazetesinde; Fethullah Gülen’in Ağustos 2005 tarihli Sızıntı’da yayınlanan yazısının yeniden tam sayfa basılmasını,
O yazının ana temasının “kibirli insanlarla” ilgili olmasını…
Okumadılar. Analiz edemediler. Yazamadılar.
Şimdi, yok efendim “MİT Krizi’yle birlikte kavga başlamış”, diye saçmalıyorlar.
Daha MİT Krizi’nden 1 yıl önce MİT Mensubu Kaşif Kozinoğlu’nun neden tutuklandığını göremediler.
Sonuçta…
Odatv haklı çıktı ve okurlarımız bu kavgayı herkesten önce öğrendi.
--BAŞBAKAN TARAF YAZARI EMRE USLU İLE NASIL DALGA GEÇTİ(09.06.2011)--
Taraf gazetesinin polis yazarı Emre Uslu, 12 Haziran’da AKP’nin tek başına iktidar olarak takdirde Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık Koşaner’in istifa edeceğini iddia etti.
BAŞBAKAN NE DEDİ?
Emre Uslu'nun bu iddiası, CNN Türk'e katıldığı “Liderler Zirvesi” programında Başbakan Erdoğan'a soruldu. Erdoğan, "Bir toplantı yapılmış, Işık Koşaner AKP tek başına iktidar olursa istifa edecek. Emre Uslu bunu yazdı" sorusuna "Ben o toplantıda olmadım, ama Emre Bey olmuş galiba." diyerek yanıt verdi.
Cemaat, Ey Cemaat(02.04.2007)
**"Peki ama bir cemaat bunu yapabilir mi bakalım?"
Ama yanılmışım. Meğer yapabilirmiş!
Nasıl mı uyandım?
-Bir sabah kahvaltısında buluştuğumuz hükümet içinde etkili bir "Bakan", artık laf nereden açıldıysa, bir ara gözlerini kısıp, "Bu cemaat de çok olmaya başladı... El attığı bütün işlerden biz zararlı çıktık" demesin mi?
--Bütün sorunlu işlerin ardından bir cemaat bağlantısı çıkıyormuş.
**Belki de bu yüzden sabah kahvaltısında buluştuğum Bakan, Fethullah Gülen’e "Hocam din işleri ile istihbarat işlerini birbirine karıştırmayın" mesajı yolluyordu. (hurriyet)
Ankara polisi ile İstanbul polisi arasında savaş çıkar...
Hemen olay "cemaatçi polisler" ile "cemaatçi olmayan polisler" arasındaki çatışma olarak yorumlanır. Hükümet yine etkisizdir.
Andıç çıkar...
Andıç’ın çalındığı söylenir... Olağan şüpheli yine aynıdır: Cemaat... Seyirci olan hükümettir.
Günlük çıkar...
İlgilisi olayı yalanlar... Peki iki bin sayfalık bir metni yazacak hayal gücü kimde vardır? Tabii ki cemaatte... Hükümet ise şaşkındır.
Açık söylemek gerekirse...
Ben bu iddiaları pek inandırıcı bulmuyordum...
Komplo teorilerine prim verenleri hafiften küçümseyerek, Woody Allen gibi yapıyor ve şu soruyu soruyordum:
"Peki ama bir cemaat bunu yapabilir mi bakalım?"
Ama yanılmışım. Meğer yapabilirmiş!
Nasıl mı uyandım?
Anlatayım...
* * *
Bir sabah kahvaltısında buluştuğumuz hükümet içinde etkili bir "Bakan", artık laf nereden açıldıysa, bir ara gözlerini kısıp, "Bu cemaat de çok olmaya başladı... El attığı bütün işlerden biz zararlı çıktık" demesin mi?
Hoppala!
Hemen "Durun bakalım Sayın Bakan... Ne cemaati? Ne çok olması?" diye araya girdim.
Bakan Bey, "cemaatçi polisler" ile "cemaatçi savcılar" meselesini başladı anlatmaya...
Meğer...
Emniyette gruplaşıyorlarmış, adliyede dayanışma içinde oluyorlarmış.
Bir adım attıklarında "Hükümetin işine yarar mı yaramaz mı" diye bakmayıp, "Cemaatin işine yarar mı yaramaz mı" diye bakıyorlarmış.
Bütün sorunlu işlerin ardından bir cemaat bağlantısı çıkıyormuş.
Hükümet onlar yüzünden hep zor durumda kalıyormuş.
Bakan Bey, öfkeliydi...
"Cemaatsen cemaatliğini bil kardeşim" diyerek laik bir çıkış bile yaptı.
Bir de şunu söyledi:
"Fethullah Hoca istihbarat işlerine meraklıdır. Ama onun merakı yüzünden olan bize oluyor."
İkna olmuştum.
Çünkü bunları söyleyen "İflah olmaz bir Fethullah Gülen karşıtı" değildi, dost kuvvetlerdendi.
Tek sorunu konuyu kamu önünde açıkça ortaya koyacak denli "cesur" olmamasıydı.
Eh, her şeyin olağan seyrettiği bir ülkede yaşamadığımıza göre, bu cesaretsizlik bağışlanabilirdi.
* * *
Bazen "cemaatin taktikleri" ile "iktidardaki partinin taktikleri" örtüşebilir.
Nede olsa taktiği besleyen ana unsur, "ortak dost" ve "ortak düşman" meselesidir...
Ancak...
"Cemaatin stratejisi" ile "iktidardaki partinin stratejisi" asla örtüşmez.
Bu yüzden...
Cemaatin yaptığı istihbarat yaramazlıkları, sıklıkla hükümetin başına bela oluyor.
Belki de bu yüzden sabah kahvaltısında buluştuğum Bakan, Fethullah Gülen’e "Hocam din işleri ile istihbarat işlerini birbirine karıştırmayın" mesajı yolluyordu.
Ne dersiniz?
Haksız sayılmaz değil mi?
--Uşak’ta Cemaat Ak Partiye Oy Vermedi(14.06.2009 )--
İddalara göre Cemaat’in Uşak’ta ki önde gelen isimleri AK Partili Milletvekillleri Belediye Başkan adayı ve AK Partili yöneticilerle bir araya gelmiş, Cemaat yetkilileri AK Partiden bazı isteklerde bulunmuştu. AK Partililer bu istekleri kabul etmemişti. Hatta bir vekilin ister verin ister vermeyin gibi davrandığı iddia edilmiş ve bu görüşmeden sonra Cemaat kendi arasında mesaj trafiği başlatarak MHP adayı Ali Erdoğan’a oy verilmesini istemişti. Bu olay bazı Camaatciler tarafından Siyasete bulaşıldığı için tepki çekmiş bunun üzerine zor anlar yaşayan cemaat önderleri “Siyasete karışmadık” şeklinde sempatizanlarını oyalamaya çalışmışlardı.(usak.tv)
**BU KEZ HEDEFLERİNDE BAŞBAKAN ERDOĞAN VAR (16.09.2011)**
Cemaatin yayın organı Zaman'ın yazarlarından Ali Ünal, çok tartışılacak bir yazı kaleme aldı. “Ustalık dönemiyle ilgili üç endişe” başlıklı yazıda Ünal, Başbakan Erdoğan'a uyarılarda bulundu. AKP'nin üçüncü iktidar dönemiyle ilgili üç önemli “endişesi” olduğunu dile getiren Zaman yazarı Ünal, satır aralarında Erdoğan'a birçok gönderme yaptı.
Başbakan Erdoğan'ın kazandığı başarılardan dolayı gurur duymamasını, şükür etmesi gerektiğini söyleyen Zaman yazarı, Kuran-ı Kerim'den örnekler verdi ve tövbe etmenin, başarıya giden yolda işlenmiş hata ve günahların affı olduğunu dile getirdi. (odatv)
Ali Ünal birinci “endişesini” şu satırlarla bitirdi:
“Siyaset ve propaganda gereği başarılardan söz etmek makul görülebilse de, bunları içten sahiplenmemek ve artık ustalık gibi iddialarda bulunmamak, gerçek ustalığın ve gerçekten usta olmanın girişidir, başlangıcıdır, temelidir.”
KİM O KANAAT ÖNDERİ
Zaman yazarının ikinci “endişesi” çok daha çarpıcıydı. “Allah, bir idareciyi severse ona hatalarını hatırlatacak bir vezir nasip eder.” şeklindeki hadis-i şeriften örnek veren Ali Ünal, hemen ardından Fethullah Gülen'in şu sözlerine gönderme yapıyordu:
"En çok zevk duyacağımız şey, sevdiğimiz ve sevgisinden emin bulunduğumuz kimselerden gelen tenkitler olmalıdır. Aksine, bazı kusurlarımızdan dolayı çok dostlarımızı kaybedeceğimiz gibi, birçok eksik ve kusurlarımızı da düzeltme mülâhazası söz konusu olmayacaktır."
Ali Ünal, Başabakan'a ima yoluyla “yakınlarından gelen eleştirilere kulak asmasını” öneriyordu. Ve ilerleyen satırlarda şöyle yazdı Ünal:
“Gurur, kendini beğenme gibi, hatalar, günahlar da insanın koynunda birer akreptir.”
Evet, yanlış okumadınız. Erdoğan'ın kendisini beğenmesini ve gururunu eleştiriyordu.
Ve...
**Ali Ünal'ın sözü nereye getirmek istediğini sonraki satırlarından anlıyoruz:
“Sayın Başbakan'dan beklentimiz, kendisini övenlere, takdir edenlere değil, ülke ve millet sevgisiyle, kendisinin de hayrını düşünerek doğruyu, gerçeği işaret edenlere, gerektiğinde gerekli tenkidi yapanlara kulak vermesi, dünya ve şahısları adına hiçbir beklentileri olmayan kanaat önderlerine aklını da, kalbini de açması, daima gerçek rey ve basiret sahipleriyle istişare etmesi, çevresinden de övgü ve takdir değil, daima doğruyu dile getirmelerini beklemesidir.”
Cemaatin yazarı Ali Ünal'ın, Başbakan'dan aklını ve kalbini açmasını istediği kanaat önderi kimdi acaba? Tahmin etmek zor mu?
**BAŞBAKAN DAHA DİKKATLİ DAVRANMALI
Ve gelelim Zaman yazarı Ünal'ın üçüncü “endişesine”...
Burada, Başbakan'ın ustalık döneminde bocalama riskiyle karşı karşıya olduğunu belirterek şu uyarılarda bulunuyor:
“Böyle bir dönem ve va'dler, insanı bocalatır. Bilhassa beklemediği engeller karşısına çıkacak olursa, bu bocalama daha da artar. Dolayısıyla, Sayın Başbakan'ın, kendine daha bir güven değil, daha bir tevazu, "Tek bildiğim, hiçbir şey bilmediğimdir." anlayışı içinde, daha içten, daha araştırmacı, daha serinkanlı, daha dikkatli davranması, hareket etmesi ve icraatta bulunmasıdır. İnsan için her zaman önemli olan muhasebe ve murakabe, bilhassa böyle dönemlerde daha bir önemli hale gelir.”
Evet, Ali Ünal'ın çarpıcı yazısı böyle...
Başbakan Erdoğan'a ve AKP'ye toz kondurmayan Zaman'da böyle bir yazının çıkmasını nasıl okumalıyız?
Cemaatin hedefinde bir süredir Başabakan Yardımcısı Beşir Atalay ve TBMM Başkanı Cemil Çiçek vardı.
Odatv bu konuyla ilgili ses getiren analizler yayınladı.
Şimdi...
Ali Ünal bu yazısıyla; kimi zaman ima, kimi zaman açık açık Başbakan Erdoğan'a uyarılarda bulunuyor.
Bu yazı, cemaat- AKP ilişkilerinin sanıldığı gibi “süt liman” olmadığının en çarpıcı kanıtlarından biri.
EKREM DUMANLI BAŞBAKAN ERDOĞAN’A BAYRAK AÇTI(23.09.2011)
**Ta ki Habertürk’ten Kutlu Esen Demire verdiği röportaja kadar… Gülerce’nin Habertürk’e yaptığı açıklamalarından anlaşıldı ki; cemaat Başbakan’ın bu iki “sınav”da takındığı tavırdan pek hoşlanmamıştı. Ne ummuştu ne buldu?
-Sonra cemaatin İngilizce gazetesi Today’s Zaman’ın genel yayın yönetmeni Bülent Keneş, Zaman’da yayınlanan yazısında isim vermeden Beşir Atalay’ı hedef tahtasına oturttu.
-Bu kez Bülent Korucu uyardı:AK Parti’nin alternatifsiz iktidarı, iç muhalefet kapılarını da kapatıyor. Böylesine baskın ve güçlü liderliğin karşısına geçip hiçbir AK Partili hata yapıyoruz diyemez. Her seçimden güçlenerek çıkan ve iktidar getirilerini paylaştırma tekeline sahip bulunan genel başkanın rağmına (aksine) görüş beyan etmek pek mümkün olmaz...(odatv)
12 Haziran seçimleri sonrası önce Zaman yazarı Hüseyin Gülerce yazdı. Başbakan’ın ustalık döneminin “iki sınavı” olduğunu dile getirdi. Bunlardan bir yeni kabine diğeri ise Yüksek Askeri Şura (YAŞ) idi.
Kabine de YAŞ da geçtikten sonra Gülerce sessizliğe büründü. Başbakan Erdoğan’ın bu “sınavlardan” nasıl geçtiği konusunda sesini çıkarmadı. Ta ki Habertürk’ten Kutlu Esen Demire verdiği röportaja kadar… Gülerce’nin Habertürk’e yaptığı açıklamalarından anlaşıldı ki; cemaat Başbakan’ın bu iki “sınav”da takındığı tavırdan pek hoşlanmamıştı. Ne ummuştu ne buldu?
Sonra cemaatin İngilizce gazetesi Today’s Zaman’ın genel yayın yönetmeni Bülent Keneş, Zaman’da yayınlanan yazısında isim vermeden Beşir Atalay’ı hedef tahtasına oturttu. Keneş Kürt Açılımdan sorumlu başbakan yardımcısı Atalay’a böyle görevler verilmemesi gerektiğini yazdı.
Zaman’ın bir diğer yazarı Ali Ünal ise geçtiğimiz haftaki köşesinde açık açık başbakan Erdoğan’ı uyardı. “Ustalık dönemiyle ilgili üç endişe” başlıklı yazısında Ünal, Erdoğan’a “yakınlarından gelen eleştirilere kulak asmasını” önerdi. Başbakan’ı “kendini beğenmişlikle” eleştiren Zaman yazarı Ünal, Erdoğan’ın bocalama yaşayabileceğini dile getirdi.
BU KEZ BÜLENT KORUCU UYARDI
Ve şimdi…
Zaman’ın diğer yazarı Bülent Korucu yine çok tartışılacak bir yazı kaleme aldı. “CHP ile AK Parti’nin işi gerçekten zor” başlıklı yazısında önce ana muhalefet partisi CHP’yi eleştirdi…
Sonra ise…
AKP’nin kendi içindeki muhalefetin sesinin kısıldığını yazdı. Korucu bu durumu eleştirdiği yazsında şöyle dedi: “AK Parti’nin alternatifsiz iktidarı, iç muhalefet kapılarını da kapatıyor. Böylesine baskın ve güçlü liderliğin karşısına geçip hiçbir AK Partili hata yapıyoruz diyemez. Her seçimden güçlenerek çıkan ve iktidar getirilerini paylaştırma tekeline sahip bulunan genel başkanın rağmına (aksine) görüş beyan etmek pek mümkün olmaz. Hele kuruluşundan birkaç ya sonra tek başına hükümet kurmuş bir partiyse, gelenek ve kurumlarının oturmuş olmasını beklemek haksızlık olur. AK Parti’nin nevzuhur (yeni) bir parti olmaması önemli şansı. En azından söz söyleyebilecek ağabeyleri var ve taban bunu bir sigorta olarak görüyor. Ama parti içi demokrasi ihtiyacının böyle karşılanmasını beklemek doğru olmaz.”
Zaman yazarı Korucu, ilginç bir şekilde medyanın da iktidara karşı muhalefet edemediğini yazdıktan sonra şöyle devam etti:
“Geminin yaklaştığı buzdağını haber verip ‘kötü adam’ olmak istemez kimse. Bazıları da bilhassa sesini çıkarmaz, muhtemel çarpışmayı ellerini ovuşturarak seyretmek için konum alır.”
“Sırtındaki akrebi söyleyecek kimsenin kalmaması insan için en büyük musibettir” diyen Bülent Korucu,
AKP içindeki durumu şöyle özetledi:
“Hataları söyleyebilecekler kabuğuna çekildiçe, hataları alkışlayan şakşakçıların sesi iyice yükselir. Çünkü doğrucu Davut’lar şakşakçılar için büyük risktir, turnosol kağıdı gibi gerçek niyetlerini açığa çıkarır.”
Evet…
Hüseyin Gülerce ile başlayan, Bülent Keneş ve Ali Ünal’la devam eden. Zaman’ın Başbakan Erdoğan’a uyarıların da Bülent Korucu yeni bir sayfa daha açtı.
Zaman’ın bu yazarları. Fethullah Gülen’e açık yakınlığıyla bilinen isimler … Cemaat kökenli kalemler… Yani aynı gazetede yazan Şahin Alpay ya da Joost Lagendijk gibi değil.
Hal böyle olunca, şu soruları tekrar yinelemek gerekiyor:
Cemaatle AKP arasında neyin kavgası var?
AKP on yıldır iktidarda, neden şimdi başladı bu eleştiriler ve uyarılar?
Sorular çağaltılabilir ama şurası net ki; Zaman genel yayın yönetmeni Ekrem Dumanlı Başbakan Erdoğan’a karşı bayrak açış durumda.
Çünkü, böylesi yazılar onun kontrolü olmadan gazeteye girmez.
**FETHULLAH GÜLEN
BAŞBAKAN ERDOĞAN’A MEYDAN OKUDU(26.11.2011)**
Cemaatle AKP arasında soğuk rüzgarların estiğini ilk Odatv dile getirdi. Kapalı kapılar ardında gerçekleşen ayrılıklar, 12 Haziran seçimleri sonrası ayyuka çıktı. Cemaatin gazetesi Zaman’ın yazarları hem açık açık, hem de ima yoluyla Başbakan Erdoğan’a uyarılarda bulundu.
(Taraf’ın cemaate yakınlığıyla bilinen yazarları Mehmet Baransu ve Emrullah Uslu da köşelerinde benzer uyarıları yaptılar)
-İşte “Çağın Ruh Hastalığı Kibir”
--KENDİ DÜŞÜNCESİNDEN OLMAYANA İLTİFAT ETMEZ-
--HER ŞEY BİZİM ESERİMİZ
--BAŞKALARININ ELİYLE ORTAYA KONULAN OLUMLU İŞLERİ DE YA GASP EDİLMİŞ HAKLARI GİBİ GÖRÜR, KENDİLERİNE MAL ETME YOLLARINI ARAŞTIRIRLAR
(odatv)
Zaman’ın Fethullah Gülen’e yakınlığıyla bilinen yazarları Hüseyin Gülerce, Ali Ünal ve Bülent Korucu, bu “uyarı operasyonunda” atbaşı gittiler. Ali Ünal, Başbakan Erdoğan’ı “kendini beğenmişlikle”, “kibirler”, “çevresindeki bazı isimleri” dinlememekle suçladı. Erdoğan’ın böyle giderse, hezimete uğrayacağını ima etti.
Cemaatle AKP arasındaki bu kavganın nedenleri henüz tam açığa çıkmış değil. Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla, kritik görevlerdeki emniyet müdürlerinin daha pasif yerlere atanmasının, Zaman’da haber yapılmaması bunun son göstergelerinden biriydi. Yani kadrolaşmada da büyük ayrışma vardı.
VE FETHULLAH GÜLEN TOPA GİRDİ
Kavganın kamuoyuna yansıyan halinde; Zaman yazarları öne çıkıyordu. Ama bu kez Fethullah Gülen’in bizzzat kendisi de dahil oldu. Daha doğrusu; kapalı kapılar ardında yaşananları, kamuoyu önüne taşıyacağının işaret fişeğini yaktı.
Nasıl mı?
Anlatalım...
23 Kasım Çarşamba günkü Zaman’da tam sayfa Fethullah Gülen’in bir yazısı yayınladı.
“Ne var bunda, kendi gazetesi” demeyin...
Madde madde sayalım:
1-Söz konusu yazı, Gülen’in Ağustos 2005 tarihli Sızıntı’da yayınlanan bir yazısıydı. Yani yeni değil. Hal böyle olunca, bir nevi “hatırlatma” anlamı taşıyor.
2-Yazının ana teması; kibirli insanlarla ilgili.
Zaman, tam sayfa yazıdan şu bölümü spot yaptı:
“Böyle (kibirli) bir hasta her zaman kendini olağanüstü görmenin yanında çok defa, başkalarını, hususiyle de meslek, meşrep, yol-yöntem açısından kendine/kendilerine rakip saydığı kimseleri küçük görür ve gösterir; onlara karşı sürekli fâikiyet hezeyanları yaşar; başkalarına ait fazilet ve meziyetleri duymaya asla tahammül edemez; edemez ve duydukça öfkeden çatlayacak hâle gelir.”
3- Yazının konusu ve içeriği, Zaman yazarı Ali Ünal’ın daha önce kaleme aldığı ve Başbakan’ı açıkca uyardığı yazısıyla birebir örtüşüyor. Ünal, söz konusu uyarı yazısında Fethullah Gülen’den de alıntılar yapmıştı.
Hal böyle olunca, Ali Ünal’ın yazısının bir “ön uyarı” olduğunu söylemek (kamuoyuna yansıyan haliyle) abes olmaz. (Ali Ünal’ın yazısıyla ilgili yaptığımız analiz için tıklayın)
4-Tüm bu verilerin yanında, Fethullah Gülen’in 6 yıl önce yazdığı bir yazıyı, “durup dururken” tam sayfa gazetede yayınlamak, Ekrem Dumanlı’yı (Zaman’ın genel yayın yönetmeni) aşan bir mesele. Yani, Gülen’in bizzat talimatıyla bu “eski” ama “güncel” yazı yayınlandı.
İŞTE GÜLEN’İN O YAZISI
Peki, Fethullah Gülen’in Zaman’da yayınlanan yazısı ne anlatıyordu.
Yazının bazı bölümlerini, ara başlıklar koyarak , tarihe not düşmek için vereceğiz.
Satır aralarına dikkat etmenizi öneriyoruz.
--İşte “Çağın Ruh Hastalığı Kibir” başlıklı, Fethullah Gülen’in o yazısı:
“Böbürlenme, kendini beğenme ve çok defa bir fâikiyet mülâhazası içinde bulunma diyebileceğimiz kibir, kişinin, bir kısım farklı özellikleri varmış gibi davranması, oturuşu-kalkışı, nefes alıp verişi, el-ayak hareketleri ve mimikleriyle hep bir farklılık peşinde bulunması, farklılık soluklanması, üstün bir karakter olduğunu ifade etmeye çalışması.. gibi tavırlarla bencilliğini (egoizm) dışa vurması sayılan bir çeşit cinnet ve ruhî bir rahatsızlıktır.
Böyle bir hasta her zaman kendini olağanüstü görmenin yanında çok defa, başkalarını, hususiyle de meslek, meşrep, yol-yöntem açısından kendine/kendilerine rakip saydığı kimseleri küçük görür ve gösterir; onlara karşı sürekli fâikiyet hezeyanları yaşar; başkalarına ait fazilet ve meziyetleri duymaya asla tahammül edemez; edemez ve duydukça öfkeden çatlayacak hâle gelir.
--KENDİ DÜŞÜNCESİNDEN OLMAYANA İLTİFAT ETMEZ--
Böyle bir hasta, sürekli "ben" mülâhaza-larıyla soluklanır, her zaman tafralarla köpürür durur; kendinin değerler atlasında bulunmayan hiçbir düşünce ve davranışa iltifat etmez ve karşısında vahy-i semavî dahi olsa şahsî yorumlarına öncelik tanıyarak yine kendini ifade peşinde koşar.. ve ne yapar yapar hemen her mülâhazayı evirir-çevirir kutsal(!) saydığı kendi düşünce ve istinbatlarına bağlar.
İşte böyle bir aldanmış, zamanla daha da ileri giderek çevresindekileri halâyık görmeye başlar.. horlar ve hafife alır herkesi.. umulmadık beklentilere girer; beklediklerini bulamayınca da kırar-geçirir en sâdık kapıkullarını; bezdirir candan takdirkârlarını ve kaçırır en vefalı yâranlarını; kaçırır zira böyle biri mukaddeslere saygısızlık yapanları affetse de, bağışlamaz şahsına hürmet, tâzim, ihtiram ve saygıda kusur edenleri; ademe mahkûm eder hayalinde kendisine tasarladığı makam, mansıp ve pâyeleri şöyle-böyle sağda solda seslendirmeyenleri.
Bu hasta tip, başkalarının büyüklük ve meziyetlerine tahammül edemese de, yine de kendilerinden bir şey umduğu kimselerle aynı karelerde bulunmayı asla kaçırmaz; dünyevîlerin arkasından koşturur durur ve düz insanlarla bir arada bulunmayı, aynı kareye düşmeyi kendine zül sayar. Bu insanlar anası-babası, amcası-dayısı bile olsa kat'iyen onlarla anılmayı istemez. Tevazuu hiç düşünmemiştir; hikmetten tamamen habersizdir; bazı şeyleri okumuş gibi görünse de bilgisi sırf bir gümandan ibarettir. Görünme, bilinme, söze-sohbete konu olma, öldüren bir hırs ölçüsünde onun en büyük arzusudur. Konuşmaların dönüp dolaşıp kendisine dayanmasını, muhâverelerin onun meziyetleri etrafında cereyan etmesini, hatta hayatının romanlara konu olmasını bekler; bütün bunlar olmayınca da hırçınlaşır, çevresini vefasızlıkla suçlar, "kadirbilmez nankörler, gerçeği görmez aymazlar, densizler, dirayetsizler" der; kibrini nefrete, öfkeye çevirir; patlamaya hazır bir gayz küpü hâline gelir.
--ONUN EVİ MUTLAKA LÜKS, ARABASI SON MODEL, YALISI TAM DENİZ KENARINDA VE RIHTIMDA DA YATI OLMALIDIR
Mütekebbirin hiçbir fikri, hiçbir işi, hiçbir tavrı normal değildir; düşünürken her şeyi kendini beğenmeye, ucbe bina eder. Hareket ve davranışlarında hep çalımlıdır. Sürekli fâikiyet mülâhazalarıyla oturur-kalkar. Onun evi mutlaka lüks, arabası son model, yalısı tam deniz kenarında ve rıhtımda da yatı olmalıdır. Aslında bütün bunlar onu zavallı bir lüks, bir fantezi tutsağı hâline getirmiştir ama, o bunun farkında bile değildir; farkında değildir ve kibrini, gururunu okşayan bu şeylere ulaşma uğrunda ölür ölür dirilir; akla-hayale gelmedik sefilliklere girer; yerinde el-etek öper, yerinde zulmeder, can yakar, hânümanlar yıkar, dahası bütün bu çılgınlıklarını "ahvâl-i âdiye"den hâdiselermiş gibi görür.
--HER ŞEY BİZİM ESERİMİZ...
Mütekebbirler arasında Karun gibi servetle büyüklük taslayıp "Bu imkânlara ben ilmim ve irfanım sayesinde kavuştum." [1] diyen, sonra da yerin dibine batırılanlar olduğu gibi, İblis edasıyla, "Ben ondan hayırlıyım..." [2] diyenler, daha da küstahlaşıp "Ben de öldürür ve diriltirim." [3] şeklinde mırıldananlar, bütün bütün şirazeden çıkarak, "Ben sizin yüce Rabb'inizim." [4] hezeyanına girenler de olmuştur. Eski çağların Firavun ve Nemrut... gibi tiranları, modern devirlerin Lenin, Stalin, Hitler, Mussolini.. gibi zorbaları ve "Ben yarattım, ben yaptım, her şey bizim eserimiz..." türünden sözlerle çılgınlıklarını haykırıp duranlar hiçbir dönemde eksik olmamışlardır. Bunların yanında, kibrine dinî bir kisve giydirerek kendisinin müçtehid, müceddid, kutup, gavs, hatta Mehdi ve Mesih olduğunu iddia eden aldanmış delilerin sayısı da az değildir. ^
--BAŞKALARININ ELİYLE ORTAYA KONULAN OLUMLU İŞLERİ DE YA GASP EDİLMİŞ HAKLARI GİBİ GÖRÜR, KENDİLERİNE MAL ETME YOLLARINI ARAŞTIRIRLAR
Bunların hemen hepsinin ortak yanı, kendilerini olağanüstü varlıklar ve çevrelerindeki kimseleri de sıradan yaratıklar görmenin yanında, başkalarına ait fazilet ve meziyetlere tahammül edememe, bütün iyilikleri ve güzellikleri kendilerinden bilme, her türlü kötülüğü ve olumsuzluğu da mümkünse halâyık saydıkları kimselere fatura etme gibi bir gayretlerinin bulunmasıdır. Bunlar, şöyle-böyle tasarruf daireleri içinde meydana gelen her güzel şeyin kendilerine mal edilmesini isterler; başkalarının eliyle ortaya konulan olumlu işleri de ya gasp edilmiş hakları gibi görür, kendilerine mal etme yollarını araştırırlar ya da ciddî bir kıskançlık hissiyle en nadide şeyleri dahi çirkin göstermeye çalışırlar. Ülkeyi alıp ilerilere götürme, toplumu çağın en seviyeli milleti hâline getirme, insanların ufkunu açıp yaşadıkları asrı iyi okumalarını sağlama, hatta topluma çağ atlatıp onu bütün milletlerin önüne geçirme gibi çok önemli ve hayatî hizmetleri, şayet kendileri o işin içinde yok iseler, mel'un sayarlar; lânet okurlar olup bitenlere ve bu önemli faaliyetlerin kahramanlarına.(...)”
“(...)Kur'ân âyetlerinin ışığında bu türden lânetlenmiş daha pek çok tiran zikredilebilir ama, biz o konuyu mevzu ile alâkalı hazırlanmış ve hazırlanacak olan ansiklopedilere havale edip geçmek istiyoruz. İşin özü, kibirli insan hakka kapalı, insanlara kapalı, hikmete kapalı, İlâhî mârifete kapalı; şeytana açık, küfre açık, halk nazarında menfur, riyâ, süm'a, hıkd u haset gibi İblis kaynaklı mesâvî ile kirlenmiş �üzerinde durulabilir� bir bahtsızdır. Bu tür bahtsızlardan şimdiye kadar iflâh olan görülmemiştir. Aksine, hayatını kibir ve gurur zeminine bina edenlerin âkıbetleri hep küfürle noktalanmıştır. Kur'ân-ı Kerim'in, "Allah, mütekebbir ve kaba kuvvet temsilcisi cebbarların kalbini işte böyle mühürler." [11] fermanı konuyla alâkalı ne ürpertici bir tehdittir!”
Fetöcü Taraf Yazarı Emre Uslunun Bu Haberine Göre Savaş Çok Daha Önce Başlıyor. Fetö Kendi Adamlarının Tasfiye Edileceğini Anlayınca Mit Başkanına Operasyon Yapıyor...
--Cemaatçiler Tasfiye Edilecek KCK'lılar Serbest Kalacak--
Emre Uslu Senaryosuna Göre Savcının Mit Müştaşarını Çağırması Cemaate Operasyon İçin Yapılmış Kurgu...Halbuki Amaç Hakan Fidan Üzerinden Başbakanı Tutuklamaktı...
Bu çağırıda iki sorun var. Bunlardan biri, bürokratlardan kimin Cemaatçi olduğunu nasıl tesbit edeceksiniz ve hangi hukuki kriterleri kullanacaksınız? 28 Şubat'taki gibi fişleme mi yapacaksınız? Fişlemeleri mi savunuyorsunuz?
Adını koyalım; bu operasyonun amacı Cemaat'e yakın bürokratları tasfiye edip KCK sanıklarını bırakmaktır.(gazetevatan mynet yuksekova ensonhaber)
CMK 250, 251, 252 değiştirilecek, KCK sanıkları serbest bırakılacak, Cemaat'e yakın bürokratlar da tasfiye edilecek..
MİT, Yargı ve Hükümet arasındaki krizle ilgili analizleriyle dikkatleri üzerine çeken Taraf Gazetesi yazarı Emre Uslu bugünkü yazısıyla yine çok konuşulacak. Uslu'nun iddiasına göre devletteki cemaatçi bürokratlar tasfiye edilecek ve KCK tutukluları serbest bırakılacak..
İŞTE O YAZI...
İşte Uslu'nun o iddiası: Cemaat tasfiye edilecek, KCK sanıkları serbest bırakılacak
Başlıktaki cümle son krizde yaşanan bütün tartışmanın ana fikrini oluşturuyor. Bu AKP içindeki müzakerecilerin, MİT ve BDP/KCK çevreleri ile bazı müzakereci aydınların ortak planı. Savcının MİT Müsteşarı'nı çağırmasıyla da bu planı uygulamak için kamuoyu hazırlandı.
MUTABAKAT MADDELER UYGULAMAYA KONULMUŞ
Hatırlayın MİT-PKK mutabakatında yer alan bir metinde "Taraflar, ayni süre içinde Anayasa Konseyi, Barış Konseyi, Hakikat ve Adalet komisyonu için isim düzeyinde çalışma yaparlar ve netleştirdikleri isim önerilerini sunarlar" deniyordu. Mutabakattaki maddelerin uygulamaya konulduğunu görüyoruz. Son krizde krizin MİT tarafında pozisyon alan aydınlardan bazıları Mutabakattaki Barış Konseyi ile Hakikat ve Adalet Komisyonu için adı geçen aydınlar. Bu da onların neden bu kadar keskin bir şekilde MİT'i savunduğu ve KCK operasyonlarını yapan kesimlere cephe aldıklarını net olarak açıklıyor. Bu aydınlardan bazıları Barış Konseyi ve Hakikat ve Adalet Komisyonu çalışmalarının öncüsü kabul edilebilecek birtakım çalışmalara da katıldılar. Bu komisyonlar için adı geçen bir yazarın yazıları son süreçteki operasyonu net olarak göstermesi bakımından oldukça önemliydi.
BÜROKRASİDEKİ CEMAATÇİLERİ TASFİYE EDİN TALEBİ
28 Şubat döneminden beri masumiyet karinesine vurgu yapan, suçun (varsa) kişiselliğine vurgu yapıp, bir kişinin eyleminden dolayı başkalarının cezalandırılamayacağını defalarca yazmış bu yazar son süreçte bıkmadan usanmadan, hem yazdığı yazılarla, hem televizyon programlarında hükümete çağrı yapıp bürokrasideki cemaatçileri tasfiye edin talebinde bulunuyor.
Bu çağırıda iki sorun var. Bunlardan biri, bürokratlardan kimin Cemaatçi olduğunu nasıl tesbit edeceksiniz ve hangi hukuki kriterleri kullanacaksınız? 28 Şubat'taki gibi fişleme mi yapacaksınız? Fişlemeleri mi savunuyorsunuz?
OPERASYON İŞARETİ ALGILANIR
İkinci ve daha büyük sorun, tasfiye edilsin çağırısı yaptığınız bürokratlar, hukukun çizdiği sınırların dışına mı çıktılar ki bu çağırıyı yapıyorsunuz? Eğer hukuk dışına çıktılarsa ve bunun için gerekli işlem yapılmadıysa bu suçtur. Eğer bu bürokratlar hukuk dışına çıkmadı ve sadece aidiyetleri nedeniyle bunların tasfiye edilmesini istiyorsanız, bunun neresi demokrat duruştur. Bu duruşu Emin Çölaşan'dan bekleyebilirsiniz ama kendisine demokrat diyen bir yazar böylesi bir kampanyanın öncüsü olabilir mi? Demokrat bilinen bir yazar, kendi ilkelerini inkâr etmek uğruna böylesi bir kampanyanın mızrak ucu oluyorsa bu çağırıların arkasında iyi niyet aranmaz olsa olsa bir operasyonun işareti olarak algılanır.
AMAÇ CEMAATİ TASFİYE ETMEK KCK SANIKLARINI BIRAKMAKTIR
Son yazılarda ısrarla altını çizdiğim operasyon değerlendirmeleri bizzat bu abukluklar üzerine oturuyor. Bu ülkede bir yazar, medya organı kendisinden beklenenin tam tersini yazıp söylemeye başlamışsa, bunu hep bir ağızdan söylüyorsa o zaman huylanırım ben. Adını koyalım; bu operasyonun amacı Cemaat'e yakın bürokratları tasfiye edip KCK sanıklarını bırakmaktır.
SİVRİ UCUN TÖRPÜLENMESİ GEREKİYOR
Konumu itibariyle son operasyonun planlayıcıları ve destekleyicileri olarak değerlendirdiğim, AKP içindeki müzakereciler, MİT ve PKK/ KCK/ BDP çizgisini en net anlatan yazar, defalarca yazdığı yazılarda aynı noktalara vuruş yaparak operasyonun hedefini çok net özetledi: "Türkiye'nin kendi değişim sürecinin ürünü olan, 'sivri bir uç'la karşı karşıya bulunduğu açıktır. Ve bu ucun törpülenmesi bugün Türkiye'nin asli meselelerinden birisi haline gelmiştir. ...Bu yapının ve işleyişin tasfiyesi bir bakıma bu otoriterleşme kaynağı ve ayağının tasfiyesidir. Bu tasfiye tek başına bir demokratik hamleyi ifade ettiği gibi, bizce, daha fazlasını da vaat etmektedir. ...Siyasi iktidar ve Meclis Özel yetkili mahkeme ve savcılıklar meselesine mutlaka el atmalı, 250 ve 251. Maddeler genel bir bakışla gözden geçirilmeli. [KCK sanıklarının salıverilmesi için 250, 251 ile Terörle Mücadele Yasası'nın değiştirilmesi gerekiyor]"
İKİNCİ AÇILIM PAKETİ
Eğer CMK 250, 251 ile TMK'nın ilgili maddelerinin değiştirilmesi gerektiğine ilişkin ısrarlı çağrı, MİT kriziyle birlikte ortaya çıkmış olsa, gerçekten MİT krizi ile ilişkili ve samimi bir çağırı olduğuna inanacağım. Oysa bu çağırı MİT krizinden on gün önce, 27 aralıkta, Sabah'ta "İkinci Açılım Paketi" olarak çıktı karşımıza. O haberde aynen şöyle deniyordu: "Her türlü suç terör amacıyla ilişkilendirilerek özel soruşturma ve yargılama usullerine tabi kılınabiliyor. Adil yargılama hakkının sağlanabilmesi için Ceza Muhakemeleri Kanunu'nun özel yetkili mahkemeleri ve uygulayacakları muhakeme kurallarını düzenleyen 250, 251 ve 252. maddeleri de gözden geçirilecek."
MİT krizinden sonra ısrarla yapılan çağırılar da neredeyse aynı cümlelerle yapılıyor. Bunun anlamı açık; KCK soruşturmaları gevşetilecek ve KCK sanıkları serbest bırakılacak.
BÜTÜN BUNLARA TESADÜF DERSENİZ SİZE SAF DERLER
Türkiye gibi bir ülkede yaşıyor ve MİT-PKK protokollerinin KCK davalarının durdurulacağı ve KCK sanıklarının serbest bırakılması hususunu mutabakat altına aldığını biliyorsanız; MİT krizi patlamadan önce hükümetin amiral gemisinin manşetinden CMK 250, 251'in gözden geçirileceğini okumuşsanız; sonra da MİT krizi patlamış ve buna paralel olarak KCK-AKP-MİT denklemine yakın duran tüm yazarlar, koro halinde ve ısrarla, CMK 250 ve 251'in değiştirilmesi gerektiğini yazıp söylüyorsa, bütün bu olanlara tesadüftür derseniz size "saf" derler.
BÜROKRATLAR TASFİYE EDİLECEK
İşte bu nedenle ben diyorum ki; MİT krizi diye bize sunulan ve çok gürültü kopartan operasyon bizzat MİT, AKP içindeki müzakereciler ve bazı müzakereci aydınların ortak kotardığı bir operasyondur. Savcı ve Emniyet felaket bir şekilde tuzağa düşmüştür. MİT bu operasyonu bizzat planlamış ve yönetmiştir. AKP'den gelen işaretler de buoperasyonun –Yargıtay'ın KCK terör örgütüdür kararına rağmen– tamamlanacağı yönündedir. Göreceksiniz, CMK 250, 251, 252 değiştirilecek, KCK sanıkları serbest bırakılacak, Cemaat'e yakın bürokratlar da tasfiye edilecek...
**VE GÜLEN CEMAATİ "TEHDİT UNSURU" LİSTESİNE GİRDİ** (28.02.2012)
Özden Örnek'e ait olduğu iddia edilen günlüklere göre Milli Güvenlik Kurulu (MGK), 2004 ağustosunda, Fethullah Gülen ve cemaatinin takip edilmesi yönünde tavsiye kararı almış.
Cemaat yanlıları, AK Parti iktidarı döneminde alınan bu kararın devletin diğer organlarında nasıl karşılık bulduğunu sorguluyorlar; 'MİT bizi fişledi mi?' diye soruyorlar. Tuhaf olan, bu durumun bugüne kadar bu denli açık sorgulanmamış olması! (odatv)
Akşam gazetesinden Özlem Akarsu Çelik'in makalesini aktarıyoruz:
"Cemaat-hükümet kapışmasında iki taraf da eteklerindeki taşları döküyor ya, zihnimiz daha bir açıldı; her şey daha berrak artık(!)
Tartışmayı somutlaştıracak ve bir adım ileri götürecek bir örnek de ben vereyim...
Her ilin valisinin başkanlığında gerçekleşen, rutin 'Aylık Asayiş Toplantıları' da bu bağlamda incelenmeye değer...
***
'Aylık Asayiş Toplantısı'nın ne olduğunu anlatalım...
İlin valisi her ay, il emniyet müdürü, il jandarma komutanı, MİT müdürü, ilin cumhuriyet başsavcısı gibi bürokratları bir araya getirdiği bir toplantı yapar. Kentin asayişine ilişkin detaylı değerlendirmeler ile 'tehdit unsurlarına' karşı alınacak önlemler masaya yatırılır. Yani bir nevi, kentin MGK'sı gibi çalışırlar...
Duyduğuma göre, valinin başkanlığında, güvenlik ve yargı bürokratlarının katıldığı o toplantılarda imzalanan ve artık rutin hale gelen 'tehdit unsurları' listesinde 'Gülen Cemaati' de bulunuyor...
28 Şubat sürecinde 'Gülen İrtica' başlığıyla MGK'ya sunulan o rapor demek ki devlet katında hala etkisini koruyor! Bu uygulamanın, 'Benim valim...' döneminde de sürmüş olması ve 'Gülen Cemaati' mensubu olduğu öne sürülen emniyet müdürlerinin dahi bu belgeyi imzalamak zorunda bırakılmış olmaları ilginç değil mi?"(26.02.2012/ Akşam)
Kuşku Yok Ki Bu Ziyaret Ve O Anların Fotoğrafı Fethullahçılara da Bir Mesajdı. Kavga Savaşa Doğru Evriliyordu.(09.02.2013)
Takvim yaprakları 17 Temmuz 2012'yi gösterdiğinde Silivri'de bağırışlar yükselmişti. Cezaevinde fenalaşan Org. Ergin Saygun hızlı bir şekilde hastaneye yetiştirildi. Saygun için artık Mehmet Akif Ersoy Göğüs Kalp ve Damar Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi günleri başlamıştı. Ancak durumu gün geçtikçe kötüye gidiyordu. Acil kalp ameliyatı olması gerekiyordu.
--Ancak kimse yanaşmıyor ve ne acıdır ki Saygun'u hayatta tutmaya doktorlar korkuyordu. Fethullahçılar'dan çok korkuluyordu. Bir doktor inisiyatif almaya karar verdi. O zaman doçent olan İhsan Bakır, o zaman Başbakan olan Tayyip Erdoğan'a ulaştı, durumun ciddiyetini aktardı. ‘İzin' çıktı. Doktor İhsan Bakır hayata tutundurduğu sırada, yani ameliyat masasında, Saygun'un tahliyesi de çıktı. Ve çok çarpıcı bir sürpriz yaşandı. Başbakan Erdoğan ‘kendisine darbe girişiminde bulunmakla' suçlanan Ergin Saygun'u 9 Şubat 2013'te hastanede ziyaret etti. Ölümden dönen komutanın elini tuttu…
Kuşku yok ki bu ziyaret ve o anların fotoğrafı Fethullahçılara da bir mesajdı. Kavga savaşa doğru evriliyordu.
“Hukuksuzluğa esir edilenlere… Plaza dibinde ölenlere… Fikri sırtında vurulanlara” diye başlıyor Metastaz 2: CENDERE kitabı… Kitap, 23 bölümden oluşuyor! Her bölüm film! İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'na kurulmak istenen kumpas da var, Şule Çet davası da… Türkiye'nin ‘hukuk' fotoğrafını çekmiş iki gazeteci… Ancak… Cendere'nin öyle bir sahnesi var ki… Anlatalım:
ÜÇ İSİM MASAYA YÖNELDİ
O gece herkes öyle bir eğleniyordu ki… O kadar anlamlı bir yıl dönümüydü ki… Öyle çok insan uzaklara dalıp bakıyordu ki… Bir düğünden fazlasıydı. Avukat Vasfi Sedat Küçükyılmaz gözleri hafif dolu kalktı ayağa. Özdemir Bayraktar'ın elinden tuttu, Ergin Saygun'un yanına gitti. Üçü de bir masaya yöneldi. Masada oturanın adı İhsan Bakır'dı. “Hey gidi, nereden nereye” denildi. Evet, nereden nereyeydi…
Tayyip Erdoğan, 9 Şubat 2013'te Ergin Saygun'u hastanede ziyaret etmişti.
SAYGUN AMELİYATA ALINIR
Tarih: 11 Şubat 2011…
Yer: Silivri/İstanbul…
O gün Balyoz kumpasının 14. celsesi görüldü. 163 subay için toplu tutuklama kararı o salonda, Silivri'de, İstanbul'da alındı. Takvim yaprakları 17 Temmuz 2012'yi gösterdiğinde Silivri'de bağırışlar yükselmişti. Cezaevinde fenalaşan Org. Ergin Saygun hızlı bir şekilde hastaneye yetiştirildi. Saygun için artık Mehmet Akif Ersoy Göğüs Kalp ve Damar Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi günleri başlamıştı. Ancak durumu gün geçtikçe kötüye gidiyordu. Acil kalp ameliyatı olması gerekiyordu. Ancak kimse yanaşmıyor ve ne acıdır ki Saygun'u hayatta tutmaya doktorlar korkuyordu. Fethullahçılar'dan çok korkuluyordu. Bir doktor inisiyatif almaya karar verdi. O zaman doçent olan İhsan Bakır, o zaman Başbakan olan Tayyip Erdoğan'a ulaştı, durumun ciddiyetini aktardı. ‘İzin' çıktı. Doktor İhsan Bakır hayata tutundurduğu sırada, yani ameliyat masasında, Saygun'un tahliyesi de çıktı. Ve çok çarpıcı bir sürpriz yaşandı. Başbakan Erdoğan ‘kendisine darbe girişiminde bulunmakla' suçlanan Ergin Saygun'u 9 Şubat 2013'te hastanede ziyaret etti. Ölümden dönen komutanın elini tuttu… Kuşku yok ki bu ziyaret ve o anların fotoğrafı Fethullahçılara da bir mesajdı. Kavga savaşa doğru evriliyordu.
BAYRAKTAR'I DA O KURTARDI
2016'nın 11 Mart'ı…
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ailesi için heyecanlı bir gündü. Kızları Sümeyye Erdoğan nişanlanacaktı. Damat adayı Selçuk Bayraktar'dı. Erdoğan Ailesi tam İstanbul Kısıklı'daki evlerinden nişanın yapılacağı Tarabya Huber Köşkü'ne gideceklerdi ki, kötü haber geldi. İddia o ki; dünür Özdemir Bayraktar kalp krizi geçirmişti. Hastaneye kaldırılan Bayraktar'ın kalpten çıkan aort damarı tansiyon nedeniyle yırtılmıştı, acilen ameliyata alındı… 2 saat süren ve başarıyla sonuçlanan ameliyatı yapan kimdi dersiniz? Kalp cerrahı Prof. Dr. İhsan Bakır.
DÜĞÜNDE BULUŞTULAR
Sonra ne mi oldu? Prof. Bakır, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından KHK ile FETÖ'den ihraç edildi. O ihraçtan birkaç ay sonra, 11 Şubat 2017'de… İstanbul'da bir düğünde çok çarpıcı bir buluşma gerçekleşti. Ergin Saygun'un kızı Ece evleniyordu. Davetliler arasında, Saygun'un TSK'ya İnsansız Hava Aracı (İHA) geliştirme sürecinde tanıştığı Özdemir Bayraktar da vardı. Bayraktar daha Erdoğan'ın dünürü olmamışken Balyoz tutuklularına destek vermişti ve onların cezaevinde haksız yere tutulduğunu bilen biriydi. Ve hem Ergin Saygun'u hem Özdemir Bayraktar'ı hayatta tutan doktor İhsan Bakır da düğüne katılmıştı.
GÖREVİNE İADE EDİLDİ
Yani… Bir dönem FETÖ'cülerin hedefi olup hapis yatan Saygun…
Saygun'un “devirmekle” suçlandığı Erdoğan'ın dünürü Bayraktar… Ve o iki ismi hayata döndüren, FETÖ şüphelisi Bakır bir aradaydı. Yakın Türkiye tarihinin en çarpıcı anlarından biriydi yaşanan.
Ve o buluşmadan yaklaşık 1,5 ay sonra… Resmi Gazete'de bir iade kararnamesi yayımlandı. Buna göre; daha önce yayımlanan KHK'lar ile kamudan ihraç edilen 416 personel görevlerine iade edildi. İşte o listenin 27'nci sırasında bir profesör vardı. İhsan Bakır görevine iade edilmişti. Hep kötü bitecek değil ya. Devlet “yanlış yaptık” deyip aldığı karardan geri dönüyordu. Çünkü… ‘Kripto FETÖ'cüler, Prof. İhsan Bakır'ı hedef almıştı!